Tuna Aratoğlu İkinci Mükellefiyeti anlattı

0
424

ZOKEV’in Kent Söyleşileri başlığı altında gerçekleştirdiği etkinliğin konuğu, uzun yıllar TTK’da harita mühendisi olarak görev yapan, son dönemde ise havza tarihine ilişkin araştırmalarıyla tanınan Tuna Aratoğlu idi.

Söyleşinin açılış konuşmasını yapan ZOKEV yönetim kurulu başkanı Kürşat Coşgun, İkinci Mükellefiyet’in yörede derin izler bıraktığını, konunun salonda bulunan izleyicilerin hemen hiçbirine çok uzak olmadığını söyledi. Konu hakkında yerel tarih çalışmaları yapan arkadaşlarımızın olduğunu, bunların bazılarının somut veriler ışığında, bazılarının ise anlatılanlar, rivayetler ya da roman, hikaye, şiir gibi edebi ürünlerden yararlandığını belirtti. Coşgun, aslolanın tarih bilimine veri oluşturacak önem ve değerdeki veriler ve belgeler olduğunu, bunun dışında kalan yorumların ancak kent kültüründe iz bırakmış folklorik yansımalar olduğunu vurguladı. Uzun yıllar boyunca TTK’da görev yapan ve bu konudaki görüşlerinin altyapısını TTK’nın somut belgeleri olduğunu bilinen Tuna Aratoğlu’nun tezleriyle konuya derinlik kazandıracağına inandığını bildiren Coşgun, İkinci Mükellefiyet gibi bir bıçak sırtı bir konunun ancak tüm tezlerin ortaya koyulması sorasında açıklığa kavuşacağını söyledi.

Daha sonra söz alan söyleşi konuğu Tuna Aratoğlu, sunumunun özetinin Milli Koruma Kanunun ve uygulanan ücretli İş Mükellefiyeti konusunun Zonguldak’taki yansımaları olacağını belirtti. Daha çok söylenmeyen gerçekleri ortaya koyacağını söyleyen Aratoğlu, bunların bazen kasıtlı olarak, bazen de bilgisizlikten dile getirilmediğini söyledi. Aratoğlu, Zonguldak’ta 1946 yılında kaldırılan acılarla dolu olduğu iddia edilen 2. Mükellefiyetin asıl adının Ücretli İş Mükellefiyeti olduğunu, bazı roman, makale ve filmlerde dönemin ve Mükellefiyet olgusunun acımasızca ve abartılı olarak işlendiğini, bunun haksızlık olduğunu belirtti. Bu dönemde yaşananların anlatıldığı olayların hiçbir çalışma disiplininin olmadığı Osmanlı döneminde bile görülmediğini vurguladı.

Aratoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “1940 Şubat ayında Avrupa’da başlayan Savaş koşulları, bütün ülkelerde seferberlik koşullarını yarattı.  Türkiye için enerji havzası olan Zonguldak Kömür Havzası’nda da olağanüstü hal döneminden geçilmesi dolayısıyla çıkarılan Milli Koruma Kanunu gereğince, Ücretli İş  Mükellefiyeti dönemine girildi. Yasa gereğince iş mükellefiyeti sadece burada değil, ülkenin tümünde yapılmıştır. 1921 yılında Almanya Versay anlaşması gereğince çok büyük kayıplara uğramıştı. Almanya’nın sömürgeleri galip devletlerce paylaşılınca, alman ekonomisi müthiş bir işsizlikle karşılaşır. Alman Nasyonal sosyalist partisi, ‘Tek devlet, tek bayrak, tek lider’ sloganı ile Alman parlamentosunu ele geçirdi. Sonra kapatılan tüm fabrikaları açıp silah ve mühimmat yığını yaptı. 1939 yılına gelindiğinde silah stokları ve silah sanayi büyümüştü. Almanya 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etti. 24 saatte Polonya’nın doğu sınırına aşıp Sovyet sınırına kadar yanaştı. O yıllarda Alman generallerinde birisi Hitler’e, Barbaros harekatı başlamadan (Sovyet işgali) Türkiye’yi işgal etmeleri gerektiğini söyler. Alman genel kurmayından bir albayın hazırladığı raporda Türkiye’nin işgali raporu da var. Bu rapor Rusların eline geçince Türkiye’yi uyarıyorlar. Daha Milli Koruma Kanunu çıkmadan Almanların Türkiye’yi işgal planları ortaya çıkıyor. O zaman Türkiye’nin nüfusu 17 800 000. Ve nüfusun çoğu köylerde yaşıyor.  Bir milyon yedi yüz bin bin kişi silah altına alınıp seferberlik ilan ediliyor. Bu arada 85 milyon lira Düyunu Umumi’den kalan borç var.1944 yılında bu borç bitiyor. 1942 yılı ocak ayında ekmek karneye bağlanıyor.  Bu konu bile siyasiler tarafından sürekli suiistimal edilen bir konudur. Buğdayların saklanma koşullarından dolayı bir kısmı küflenmiştir ve denize dökülmek zorunda kalınmıştır. Milli Koruma kanununa göre yüzde beş ziraat vergisi vardı. 17 Ocak 1940 tarihinde bu koşullarda 3780 sayılı Milli Koruma Kanunu çıkarılıyor. Mükellefiyet diye adlandırılan çalışma dönemi de bu kanuna dayanılarak yapılan çalışmalardır. Yasaya göre nasıl ki silah altına alınan askerler silahını bırakıp görevini ihmal edemez ise bu iş mükellefiyeti yasalarına göre de, çalışan işçiler bulundukları yeri terk edip başka bir yerlere gidemezlerdi. 3008 sayılı maden kanununa göre 18 yaşını doldurmayan madenlerde kesinlikle çalıştırılamaz.  Ama bu yasa bu dönemde uygulanmayabilir diyor. Kadınlara da ücretli iş mükellefiyeti getiriyor. Kimilerinin dediği gibi köy muhtarının ve köy ağalarının mükellef seçimleri olamaz.  Burada askerlik şubelerinin önemi vardır. Köy muhtarı celbi teslim eder. Madenden kaçanlar yakalanınca tahkimata gönderirlerd. Tahkimat o zamanlar kara yolu yapımı ve askeri tahkim noktaları inşa ekipleriydi.”

Zonguldak dışında Çeltek Kömür madeninde çalışacaklar için olan Samsun, Amasya, Çorum vilayetlerinde ve Etibank Garp Linyitleri işletmesi tarafından işletilen Soma ve Tavşanlı bölgelerinde bu yasaya Mükellefiyet uygulandığını belirten Aratoğlu, Nafia vekaletine göre yol köprü, iskele gibi canlı veya cansız vesaitlere de ücretli iş mükellefiyeti yüklenildiğini söyledi.

13 -14 yaşında köylerden toplanan çocukların maden ocaklarına gönderildikleri savı tamamen kurgudan ibaret olduğunu İlk Turgut Etüngü, İrfan Yalçın gibi yazarların ve Sabire-Hulusi Dosğoğru’nun anlatımlarının tamamen kurguya dayalı olduğunu vurguladı. Araatoğlu, “Bazı kitaplarda, o yıllarda karpit lambası kullanıldığı, oysa sadece madencilerin değil, madenci olmayanların da, karpit lambası açık alevli olduğu için bizim madenlerimizde bunun kullanılamayacağını bilir” dedi. Bu tür yazıların amacının o dönemin yöneticilerini karalamak olduğunu düşündüğünü belirten Tuna Aratoğlu, “O zaman cumhurbaşkanı İnönü ve dönemi. Şimdi o dönemi karalamak çok kolay çünkü. Ölümün Ağzı 43. sayfadan bir örnek vereyim: ‘… ama paşa bir onlar, bir de kendi üstünlüklerine bakarak utanmıyordu ki hiç. Utanmasını bilmezdi çünkü. Utanmak güçsüzlük demekti onlara göre.’ Burada anlatılan paşa Tosun Paşa değil tabii. Bunu böyle yazarsan okuyanı tahrik edersiniz. Çünkü böyle bir anlatım doğru değil.” dedi.

Belgesiz, kayıtsız o zamanlar hiçbir iş yapılamayacağını, her şeyin belge altında olduğunu söyleyen Aratoğlu, “Şubat 1941’de bakanlar kurulu bir kararname yayınlar.3780 numaralı kanuna göre 16 yaşından yukarıda yaşta olan erkek çocuklar maden işlerinde çalışmalarına izin verilmiştir diyor.  Velisinin iznine bağlı. Babasının ayakları kırılıp çalışamayacak duruma gelen bir köylünün gönüllü olarak ocakta çalıştığını biliyorum.” dedi.

Aratoğlu konuşmasına şöyle devam etti: “O dönemlerde burada çalışan işçiler öğretmenlerden fazla maaş alıyordu diyebiliriz. Etüv çalışması ile elbiseler kızgın buhardan geçirilerek bit ve haşere mücadelesi tapılırdı. Bu olay bazı yazarlar tarafından suistimal edildi. Havzada sefalet ve sefahat o kadar içiçeymiş ki, birisi, havzayı yönetenlerin köylerden süt toplayarak karılarına süt banyosu yaptırdıklarını bile yazabilmiş. Başka birisi de kendi romanda bunu kaynak gösterilmiş. Mükellef ocaktan kaçınca jandarma köyüne kadar, anasına, babasına şiddet uyguluyormuş. Kadri Yersel adındaki bir mühendis 1941 yılında, mükellefiyet kurulduğunda ilk mükellefin kendisi olduğunu söyler. O anılarında başka şeyler söylüyor. Askerlik çağına gelen erkekleri askere gitme, ocaklarda çalış deniliyor. Bir nevi askerliklerini erteleyebiliyorlar. Askerlikten kaçmak için madeni tercih edenler oldu. Kadri Yersel, mükellef olarak çalışmadıkları halde, askerlik yaşı gelince, asker amele olarak çalışmak için her bölgeye başvuru yapıldığını söylüyor. 1943 yılına gelince, Alman orduları geri çekilmeye başlayınca, harbin sonucu da görülmeye başlandı. Askerlikten kaçmak için kendilerini amele olarak yazdıranlar, bu kez kendilerini mükellefiyet mağduru olarak gösterip yaygaraya başladılar.”

O yıllarda Zonguldak’ın Türkiye’nin tek enerji kaynağı olduğunu belirten Aratoğlu, Zonguldak’tan kömür çıkmaz ise demir ve denizyolları, elektrik santralleri donanma gibi kurumlar görevlerini yerine getiremeyeceğini söyledi. İstanbul Silahtarağa santralinin buradan beslendiğini, kömür gitmemesi halinde Türk ekonomisi felç olacağını vurguladı.

Aratoğlu, o dönemde 1700 kadar mahkum işçi olduğunu ve bunların Gökgöl, Dilaver ve Karadon Dereiçi’de pavyonlarında kaldığını belirterek, mahkumların üretim alanların gerilerinde görevlendirildiklerini, bir iş gününün üç günlük mahkumiyetlerine sayıldığını, bu nedenle de işten kaçma olmadığını söyledi. O dönemi insafsızca eleştirenlerin konu hakkında çok büyük kurgulamalar yaptıklarını, bir dönemi incelerken ve onun hakkında yazı kaleme alırken o dönemin ekonomik ve siyasal yapılarını dikkate alınması gerektiğini vurguladı. O dönemlerde sendika başkanlığı yapan Mehmet Alpdündar ve Sendikanın kuruluşunda görev alan Ömer Karahasan’ın kitap yazdıkları halde bu konulara hiç değinmediklerini, çünkü yaşananların olağan olduğuna inandıklarını belirtti.

Son olarak, Havza tarihi konusunda araştırmalar yapan Ekrem Murat Zaman, Mustafa Yüce, Ahmet Ali Özeken‘in araştırmalarında bu tür şeylere rastlanmadığına,  Murat Kara’nın 21 kişi üzerinde yaptığı araştırmalarında  da iddia edilen bu tür şeylerle karşılaşmadığını söyleyen Aratoğlu, Bakacakkadı da 36 yıl muhtarlık yapan İsmail Yılmaz’ın, “bu tür iddiaların onda biri olsaydı bunları duyardım” dediğini ve  dedikoduların Demokrat Parti mensuplarınca çıkarıldığını söyledi. Murat Kara’nın kitabında, hiçbir mükellefin bu dönemde çalışmaktan dert yanmadığını, tersine devletin kendilerine bir iş verdiği için son derece mutlu olduklarını yazdığına işaret etti.

Toplantı bitiminde yeniden söz alan Kürşat Coşgun, edebiyatın belli kriterleri ile tarih yazımının kriterleri arasında fark olduğunu, tarihin yazarken göz önünde bulundurulması gereken nesnelliğin ve gerçekliğin edebiyat ürünlerindeki kurgulamalarda farklı olduğunu, bu iki alanın çok da birbirine karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Coşgun, bu konuda tarihçilerin akademisyenlerin çok şey söyleyebileceğini, ciltlerce kitaplar yazılabileceğini ama son sözü kültürün asıl yapıcısı olan halkın söyleyeceğini belirtti.  “Mükellefin treni / Bir ileri, bir geri / Kör olasın Mükellef / Dul ettin gelinleri” diyerek halkın bu konudaki duygularını yansıttığını belirtti.

Yerel araştırmacı Kadir Tuncer, Mükellefiyet denilince Zonguldak’ta sadece madenci mükellefiyeti akla geldiğini, oysa o dönemlerde yerel halka yol ve nafia çalışmaları yönünden de zulüm yapıldığını belirtti. Eski Belediye başkanlarından Hüseyin Öztek’in beden sporu mükellefiyeti olduğunu, bunun dışında Okuma yazma mükellefleri gibi mükellefiyetlerin de olduğundan söz etti

Akademisyen Mustafa Eyriboyun,  o dönemlerde  kendi köylülerinin buraya iki günde yürüme geldiğinden, Mükellefiyet dönemiyle anlatılan olumsuz şeylerin, abartılı ve kurgulu olan yazıların dışında doğru olduğundan bahsetti. Eyriboyun, O dönemde köylülerin çok cefa çektiklerini, işçilerin hayvanların taşındığı tren vagonları ile  Zonguldak’a taşındığını söyledi.

Yerel tarih araştırmacısı Ekrem Murat Zaman da, teknik olarak söylenilen her şeyin doğru, Mükellefiyet döneminin kısa bir süre içinde anlatmanın zor olduğunu belirtti.  Bu konuda müthiş bir bilgi kirliliği olduğundan yakınan Zaman, buna rağmen havzada yaşanan müthiş acılar ve olaylar olduğunu, bu konuda yazılmamış çok acıların bulunduğunu söyledi.  Mükellefiyet Milli Koruma Kanunun da üzerinde, ocaklarda işçilere davranış, ocaklardaki cehalet, ocaklardaki sefalet, köy muhtarı ve işçi simsarlarının işçi toplama üzerinde davranışlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini, o dönemde Kadri Yersel’in bu konulara değindiğini söyleyen Zaman sözlerini şöyle sürdürdü: “Romancı duyduklarını edebi eserinde dile getirecektir tabii ki. Etüv’e adam sokulmaz tabii ki, kadınların şalvarlarının içine kedi atıldığı da doğru değil. Bu tür sansasyonel yazımları bir tarafa bırakırsak, bu dönemde oldukça derin acılar yaşanmıştır. Ben bunu demir yolu çalışmalarını da göz önünde bulundurarak söylüyorum. Ülkesini kömürsüz bırakmadı ama çocuğunu babasız bıraktı, diyorum. Yani karayolunda, demiryolunda, madende   bu yöre halkı ölümüne çalıştı. Yoğun emek çalışma sistemi ile her şey işçinin sırtından çıkıyordu. Gerçekten iki katlı bir kent. Yukarıda büyük bir saltanat yaşanırken, aşağıda büyük bir sefalet vardı. Bu bizim yörenin gerçeğidir. Beş bini aşan şehit sayısı ile bu kentin acılarının daha yazılmadığını düşünüyorum. Her şey mahkeme kayıtlarına geçmiyor olabilir.”

Konuklardan Çetin Alpdündar: da söz alarak, “O dönemde olmaması gereken olumsuzluklar muhtemelen yaşandığını, işin bu boyutunun, romancılara da tarihçilere de yansıyabileceğini söyledi. Alpdündar, bunun dünya ve Türkiye’nin nesnel koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini, buradan kalkarak dünya ve Türkiye şartlarının dayattığı zorunluluğun, bir  cumhuriyeti, bir direnmeyi, savaş koşullarını göz önüne almadan bu uygulamayı aşağılamayı, o direnci cumhuriyet bilinciyle  gelişmiş vatan kurtarıcılığını, kuruculuğunu suçlamaya kalkışmanın  yanlış olacağını söyledi. Konunun Bu iki boyutlu ele alınmasının doğru olabileceğini düşündüğünü söyledi.

Maden mühendisi Mehmet Çebi, İrfan Yalçın’ın Ölümün Ağzı romanını kendisinin de de okuduğunu, tanık olduklarını yazsa, o romanda abartılı olduklarını düşünülen şeylere kimse bakmayacağını ileri sürdü. Beş sene önce rödovanslı sahada çalışırken çocuk işçilerin aile ocaklarında, anne-baba ile birlikte çalıştıklarına şahit olduğunu söyleyen Çebi, 12 yaşında kız çocuğun el arabasını sürdüğünü, ardından 11 yaşındaki erkek çocuğunun da geldiğini söyledi. Çebi sözlerine şöyle devam etti: “Çocuğa babasını çağırmasını söyleyince babası geldi. Ve bize ne yapalım hırsızlık mı yapalım, diye serzenişte bulundu. Babayla birlikte ocağın içine girdik. Baca sürmüş, bacadan yukarı çıkmış, oradan sağlı sollu kılavuz tutmuş. Kılavuza çıkıp baktığımda eşinin orada çalıştığını gördüm. Kadın beni görünce utancından yüzünü kapatmak zorunda kaldı. Diyeceğim o ki, şimdi 60 yıldan daha da gerideyiz. Bunu bir kitapta yazmış olsak, Ölümün Ağzı romanında olduğu gibi bizim de abartmış olduğumuzu söylerler.”

 

Konuklardan Aydın Kasapoğlu da söz alarak, kayınpederinin 1941 yılında madenlere mükellefiyet döneminde girdiğini anlattı. Kasapoğlu şöyle dedi: “Demişler ki dokuz yıl çalıştıktan sonra 1940- 50 yıllarında askere alınıp Kore’ye gönderiliyor. Kore’de cephede çalışıyor. Kore savaşından sağ salim geri dönmesi tamamen tesadüflerle dolu. Köye döndüğünde onun cenazesinin geldiğini düşünüyorlar ama o sağ salim evine dönüyor. Tekrar EKİ ye işe giriyor. 1950 yasasını kimin çıkarttıysa ona duacı olduğunu söylüyor.  13 yılım boşa gitti diyor. 1950 yılında çıkartılan SSK yasasına göre emekliliği hak ediyor. 1976 yılında emekli olmuştu. Mükellefiyet dönemlerinde ne yaparlardı baba diye sorduğumda, şu an ağzıma alamayacağım küfürlü konuşmalarla jandarmalardan dayak yediğini ve sürüklenerek getirildiğini söyleyen arkadaşlarından bahsederdi.”

Son olarak söz alan Fikret Zaman da Osmanlı ekonomisinin ve yeni Türkiye cumhuriyetini ekonomisinin belkemiği durumunda olan Zonguldak kentinin, kasaba ekonomisine dönüştürülmesi gerçeğini burada bir kez daha görmüş olmanın hüznünü yaşadığımızı belirtti.

Program Vakıf yönetim kurulu başkanı Kürşat Coşgun’un Tuna Aratoğlu’na günün anısına sunduğu armağanlarla son buldu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here