‘Irkçılığın ve şiddetin karşısındayım…’

0
234

“Milyarlarca insan hiç bir şey yiyemeden sokaklarda yaşıyorken, bir avuç insan dünyanın zevkini yaşıyor, sefasını sürüyor ve bu çok büyük bir adaletsizlik” diyen usta yönetmen Tony Gatlif ile sinemayı ve adaleti konuştuk. Suzan Güverte’nin moderatörlüğünde yapılan Beyond24 İstanbul etkinliği kapsamında Türkiye’ye gelen Gatlif, etkinlikte sinema üzerine ‘ustalık sınıfı’ adı altında bir atölye gerçekleştirdi. Roman asıllı, Cezayir doğumlu Fransız yönetmen Gatlif’in Türkiye’de hayranları çok. Güverte Film’in ortak yapımcısı olduğu ve bir bölümü Türkiye’de çekilen, dünyaca ünlü Fransız yönetmen Tony Gatlif’in son filmi “Djam” (Aman Doktor) dünya prömiyerini 25 Mayıs’ta Cannes Film Festivali’nde yapmıştı. “Aman Doktor” Türkiye’de ise 19 Ocak’ta gösterime girmişti.

Gatlif, Çingene bir annenin çocuğu… Cezayir’de geçen çocukluğunun ardından 1960’ta, Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında Fransa’ya gitmiş. 1966’da aktör Michel Simon ile tanışmış ve ardından piyeslerde rol almış. 1975’te “La Tête en ruine” filmini çeken Gatlif bugünün usta yönetmeni…

‘Önyargılara karşıyım’

– Kendinizi aktivist bir yönetmen olarak tanımlayabilir misiniz?

Filmlerinizde göz ardı edilen, yok sayılan, ötelenen konuları işleyerek, mevcut duruma sert bir eleştiri yapıyorsunuz. Bu konu üzerinden filmlerinizi nasıl değerlendirirsiniz? Ben, bir şeylere kendini adamış o şeye girişmiş bir yönetmen olarak kendimi tarif edebilirim. Bir konuda adaletsizlik olduğunu düşündüğümüz yerde o işe girişiriz ya da kendimizi ona adarız. Her anlamda sosyal-ekonomik yukarısının ve aşağısının dünyası diye bir ayrım var ve bu inanılmaz, bu kabul edilemez bir şey. Milyarlarca insan hiç bir şey yiyemeden sokaklarda yaşıyorken bir avuç insan dünyanın zevkini yaşıyor, sefasını sürüyor ve bu çok büyük bir adaletsizlik. Tabi ki ırkçılığa karşıyım tabii ki ön yargılara karşıyım tamamen kendini buna adamış bir kişiyim ve kesinlikle sonuna kadar da şiddete karşıyım. Bugün benim için modern olmak demek şiddet karşıtı ve şiddete karşı olmak demek. Çünkü şiddet dediğimiz şey insanların mağaralarda yaşadığı dönemde kalmış olan bir şey olması gerekiyor.

– Filmlerinde gerçekçi oyunculuklar izliyoruz. Oyuncu seçimlerimi nasıl yapıyorsunuz?

Oyuncunun numara yapmadığını sezdiğim zaman o kişiyle çalışmayı tercih ediyorum. Yani işin kolayına kaçmadan, gerçek olmadığını hissetmediğim zaman ancak onunla çalışıyorum. Ben de oyuncuydum o yüzden biliyorum nasıl bir şey olduğunu, o anda oyuncunun ne yaptığını, nasıl hissettiğini, ne düşündüğünü. Profesyonel oyuncuların çoğunlukla düştüğü bir hata var o da o karakterin olmadığı bir şeyi kendi kendilerine orada yaratıp oynamaya çalışıyorlar. Büyük oyuncular, çok iyi oyuncular bunu yapmazlar. Bu işin kolayına kaçmak demektir. Marlon Brando mesela böyle bir şey yapmaz. James Dean yapmazdı. Eskinin aktörleri ama onlar gerçektiler. Max von Sydow, Bergman’ın oyuncusu, o mesela bunu yapmazdı. Stanislavski’nin ekolünden olan oyuncular bu söylediğim kolayına kaçma ya da o sırada numara yapma olayına girmezlerdi. Benim aradığım oyunculuk tarzı bu. Actors Studio’nun tarzı bir şeyi iyi oynama üzerinedir ama Stanislavski’nin tarzında ise günlük hayatın gerçekliğini düşünerek bunun çevirisini yapıp hayata geçirme üzerinedir bu tarz ve o zaman gerçek olur.

– Türkiye’de ilk kez gerçekleşen film endüstrisi konferans serisi Beyond24’te Masterclass verdiniz. Sizce yeni nesil yönetmenlere nasıl görevler düşüyor, kendi sinemalarını nasıl geliştirebilirler?

Türkiye’yi çok seviyorum ve Türk gençliğini de çok seviyorum. Bundan zaten çok etkilendiğim için de ayrıca seviyorum Türkiye’yi. İstiklal Caddesi’nde yürüdüğüm zaman gördüğüm gençlik beni çok etkiliyor. 80’lerde ben buradaydım aynı İstiklal Caddesi üzerindeydim. Orayı o zamanlardan beri biliyorum. Bir şeyler yapmak isteyen insanlar için ya da sinema için özellikle başkalarının filmlerini yapmasınlar kendilerinin filmlerini yapsınlar. Sinemadan ve dünyadan bahseden filmler henüz daha yapılmadı. Yapılması gerekiyor, yapılmalılar. Bu yüzden daha bitmedi daha çok şey var yapacak, tekrar ediyoruz. Yaratmak lazım. Her şey var bütün materyaller bütün araçlar hepsi her şey var, her zaman yenileri çıkıyor ama yaratılacak şey her zaman var, henüz yapılmadı ama sinemayı yaratmak lazım.

‘Müzik her zaman var’

– Filmlerinizde müzik her zaman öncelikli bir ögedir. Sizin için müziğin yeri nedir? Müzik hangi aşamada ortaya çıkıyor?

Benim senaryomun her zaman parçası oluyor. Müzik her zaman var, hep vardı. Yazarken de var müzik. Duvarların arasından çıkan müziği sevmiyorum. Yapma fabrikasyon müzikleri sevmiyorum. Hitchcock denizin ortasında çektiği bir filminde müzisyenine sahnenin biri için bir müzik yapmasını söylüyor ve müzisyen getiriyor yaptığı müziği Hitchcock’a dinlemesi için. Hitchcock, “Denizin ortasında böyle bir müzik olabilir mi? Olmaz.” diyor. Müzisyen de diyor ki; “Ama kamera da yok sonuçta”. Ben ikisine de hak veriyorum. Bu nokta da ben onlara da hak veriyorum. Sonuçta kamera varsa müzik de olur. Normalde de sonuçta denizin ortasında kamera da yoktur çekmek için ama müzik de yoktur. Hepsi varsa bu sinemadır zaten.

 

ALINTI : http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/939655/_Irkciligin_ve_siddetin_karsisindayim…_.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here