Uluslararası toplum, 80’li yıllardan itibaren, bir yandan insan hakları, demokrasi, çevrenin korunması gibi olguları “evrensel değerler” olarak öne çıkarırken, diğer yandan da fanatik milliyetçi-ırkçı, politikleşmiş dinci akımların boy göstermesine tanık oldu. Özellikle eski doğu bloğu ülkelerinde ve müslüman ülkelerde, ırkçı ve şeriatçı akımlar kitlesel boyutlara ulaştılar. Önemli ekonomik ve toplumsal sorunları olan ülkemiz de bu gelişmelerden payını aldı.

50’li yıllardan itibaren, özellikle komünizm tehlikesine karşı, laiklik ilkesinden ödün verilerek devletin gizli-açık desteği ile güçlendirilen şeriatçı akımlar, ülkemizin geleceğini tehdit etmeye başladılar. Öte yandan, ülkemizde hep tabu sayılan ve inkar edilen ulusal ve dinsel azınlıklar sorunu, 80’li yıllardan itibaren, politik gündemi belirler oldu. Çağdaş demokrasi ve insan haklarının temel normlarından biri olan, her insanın kendi ulusal ve dinsel kimliğini özgürce tanımlayabilmesi, kültürünü geliştirebilmesi ve ulusal kültür zenginliğine katkıda bulunabilmesi hakkının ülkemizde yok sayılması ve demokrasi içinde barışçı yaklaşımlarla çözümlenmesi gereken bir sorunun askeri anlayışla çözümsüzlüğe itilmesi, kaçınılmaz olarak fanatik milliyetçi, şiddet yanlısı uç eğilimlerin büyük güç kazanmasına yol açtı. Böylece ülke bütünlüğü tehlikeye girdi.

Giderek militanlaşan şoven milliyetçi-şeriatçı güçlerce ortaklaşa gerçekleştirilen ve Cumhuriyet Tarihi’nin en önemli olaylarından biri olan 1993 Sivas Katliamı, arkasından bu güçlerin yerel seçim başarıları, demokrasi ve laiklik yanlılarını yeni arayışlara itti. Demokrasi, insan hakları ve laikliği savunması gereken parti ve örgütlerin yeterince güven uyandırmayışı ve diğer etkenler, doğrudan halk inisiyatifi ile oluşturulan sivil toplum örgütlenmelerinin önemini arttırdı. Ülke genelinde, çeşitli adlar altında demokrasiyi savunmayı amaçlayan yerel yapılanmaların oluştuğu gözlemlendi. Pek çok ilde kitle örgütlerinin katılımıyla demokrasi platformları oluşturuldu. Bu platformlar önemli görevler üstlenmeye devam ediyorlar.

Ülkemizin demokrasi mücadelesinde önde gelen bir yeri olan Zonguldak’ta da oluşturulan Demokrasi Platformu, kentimizdeki mücadeleye damgasını vurdu. Bununla birlikte, yaşamın tüm alanlarında göstereceği etkinliklerle demokrasi kültürünü tabana yayacak ve adeta rakipsiz şekilde örgütlenen gericilik karşısında somut bir güç oluşturacak nitelikte bir sivil toplum örgütlenmesinin gerekliliği, bir çok Zonguldak’lı demokrat tarafından dile getiriliyordu. Bu düşünce olgunlaşınca, öneri şeklinde Demokrasi Platformu’na götürüldü ve görüşlerin desteklenmesine karar alındı.

İlk adımda adları belirlenen 80’den fazla Zonguldak’lı aydın demokrata çağrıda bulunuldu ve 120 kişinin katılımıyla Haziran 1994 tarihinde toplanıldı. “Nasıl bir örgütlenme?” sorusuna yanıt aranılan toplantıda, “Vakıf” önerisi kabul gördü. Çalışmaların sürekliliği ve sonuçlandırılması için 15 kişilik geçici bir komite oluşturuldu.

Geçici komite, Şubat 1995’te çalışmaları sonuçlandırarak yetkili makamlara başvurdu. Bu süre içinde Vakfın kuruluş bildirgesi, adı, tüzüğü, genel amaçları, en geniş katılımla ve demokratik tartışmalarla belirlendi. Anket ve paneller düzenlendi. Zaman zaman tüm kurucu üyelerin görüşlerine başvuruldu. Vakıf, 19 Mart 1995 tarihinde Resmi Gazetede tescil edildi ve 15 Nisan 1995 günü çoğunluğun katılımıyla ilk genel kurul yapıldı.

ZOKEV kuruluş süreci, tabandan gelen, adım adım gelişen farklı anlayış ve eğilimdeki insanların, tutarlı ve gerçekçi amaçlar doğrultusunda, demokratik, çoğulcu bir anlayışla bir arada olabileceklerini, iş üretebileceklerini gösteren yeni türden bir sivil toplum örgütünün doğuş sürecidir.

ZOKEV, ülkemizin bugünkü koşullarında demokrasi için mücadelenin, yalnızca politik değil; kültürel, sanatsal, bilimsel, eğitsel, toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla ele alınması zorunluluğunun bir ifadesidir.